Bazen çocuk sporu sevmediği için bırakmaz. Bazen biz, sporu onun için sevilmez hâle getiririz.
Çocukların hayatına spor çoğu zaman büyük bir heyecanla girer. İlk antrenman, yeni bir forma, yeni arkadaşlar, yeni bir ortam… Çocuğun gözündeki o heyecanı görmek, anne-baba için de tarifsiz bir mutluluktur.
Fakat zamanla bu heyecanın yerini beklentiler almaya başlayabilir.
“Bugün neden kazanamadın?”
“Arkadaşın senden daha iyi.”
“Biraz daha çalışsaydın dereceye girerdin.”
“Senin yaşındaki çocuklar bunu çoktan yapıyor.”
İşte tam da burada durup düşünmemiz gerekiyor.
Çocuk spora neden başladı?
Kazanmak için mi?
Madalya almak için mi?
Yoksa hareket etmek, eğlenmek, arkadaş edinmek, kendini keşfetmek ve özgüven kazanmak için mi?
Çünkü bazen biz yetişkinler, çocukların sporla kurduğu güzel ilişkiyi farkında olmadan bir yarışa dönüştürüyoruz.
Çocuk artık antrenmana giderken eğlenmeyi değil, başarılı olmayı düşünüyor.
Yarışmaya çıktığında rakibini değil, ailesinin beklentisini görüyor.
Kaybettiğinde ise yalnızca müsabakayı kaybettiğini düşünmüyor; ailesini hayal kırıklığına uğrattığını düşünüyor.
Oysa sporun çocuklara verebileceği en değerli şey madalya değildir.
Spor; kaybetmeyi öğrenmektir.
Düştüğünde yeniden ayağa kalkmaktır.
Disiplin kazanmaktır.
Sabretmektir.
Arkadaşına destek olmaktır.
Kendi sınırlarını keşfetmektir.
Ve belki de en önemlisi, kendine güvenmeyi öğrenmektir.
Bir çocuk yarışmada sonuncu olabilir.
Ama o gün belki ilk kez korkusunun üzerine gitmiştir.
Bir başka çocuk madalya kazanabilir.
Ama aynı gün arkadaşına yardım etmeyi öğrenmiştir.
Peki hangisi daha değerlidir?
Bence çocukların spor hayatına baktığımızda başarıyı yalnızca dereceyle ölçmekten vazgeçmemiz gerekiyor.
Çocuklarımıza “Kaçıncı oldun?” sorusunu sormak yerine bazen “Bugün ne öğrendin?” diye sormalıyız.
“Kaç gol attın?” yerine “Eğlendin mi?”
“Rakibinden iyi miydin?” yerine “Kendinden memnun musun?”
Çünkü çocuklarımız bizim gerçekleştiremediğimiz hayallerimizin taşıyıcısı değildir.
Onların kendi hikâyeleri vardır.
Belki bir gün şampiyon olacaklar.
Belki olmayacaklar.
Belki karate yapacaklar, sonra yüzmeye başlayacaklar.
Belki futboldan vazgeçip başka bir spor dalına yönelecekler.
Bunların hepsi hayatın bir parçası.
Bizim görevimiz onların yerine hayatı yaşamak değil; hayatı yaşamaları için onlara güvenli bir alan açmak.
Özellikle özel gereksinimli çocuklar açısından düşündüğümüzde bu konu daha da önemli.
Bir çocuğun spora katılması, yalnızca fiziksel gelişim anlamına gelmez.
Kendini ait hissetmek, sosyalleşmek, özgüven kazanmak ve “Ben de yapabilirim” diyebilmek anlamına gelir.
Bu yüzden spor salonlarında, kulüplerde, antrenmanlarda ve tribünlerde çocuklara bıraktığımız en önemli mirasın madalyalar değil, hissettirdiğimiz duygular olduğunu unutmamalıyız.
Çünkü çocuk bugün aldığı madalyayı yıllar sonra hatırlamayabilir.
Ama ona inanıldığını, desteklendiğini ve kaybettiğinde de yanında birilerinin olduğunu unutmaz.
Ve belki de bir çocuğun sporu bırakıp bırakmamasından önce kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Ben onun yanında bir destek miyim, yoksa farkında olmadan bir baskı mı?”
Çünkü bazen çocuğun sporu bırakmasına neden olan şey spor değildir.
Bizim ona yüklediğimiz anlamdır.
Ve unutmayalım:
Sporun en değerli madalyası boyna takılan değil, insanın karakterine takılandır.